Biz Tek, Siz Hepiniz

Genç Okur - Biz Tek, Siz Hepiniz

Ozan Bodur / Dosya

 

Râviyân-ı ahbârın rivayetlerine, nâkilân-ı asârın nakillerine göre, kadim bir tarihe ve duruşa sahip olan milletimizin hikâyesi o kadar etkileyici ki ancak bu geçmişi bildiğimiz zaman asıl mananın künhüne vakıf olabiliyoruz. Ol sebepten gelin şimdi hep birlikte bir zaman yolculuğuna çıkalım…

 

Bizim hikâyemiz

Hikâyemizin en önemli aşaması, ashaptan olan Arslan Baba’ya -radıyallahu anh- daha doğrusu onun sakladığı mukaddes sırları Ahmed Yesevî hazretlerine -kuddise sırruhû- verdiği zamana kadar gidiyor. Zira bu öylesine sıradan bir olay değildi. Kaldı ki Peygamber Efendimizin -sallallahu aleyhi vesellem- kavlinin ifrat ve tefrite uğramadan başka başka diyarlara ulaşacağını gösteren mühim bir ayrıntıydı; hem de Pir-i Türkistan tarafından Anadolu’ya gönderilen Horasan erenleri ile…

İşte bu gönül erlerinin Türkistan’dan Anadolu’ya taşıdığı şey; bizi zalime hasım, mazluma dost yapan şeydi; yani hikmet! Yani göğü müslüman Türklerin çadırı, güneşi ise bayrağı haline getiren fetih ruhu… Biz buna Kızılelma diyoruz! Dün, bütün boylarıyla birlikte müslüman olduktan sonra şahadet parmağını gökyüzüne kaldırıp “Türk-i iman” diye nara atan Karahanlılardan bugün beka davamızı sürdüren Türkiye Cumhuriyeti’ne değin devam edegelen büyük bir mefkûre!

Bu ruh gâh Malazgirt önlerinde dirildi gâh İstanbul surlarında… Gâh Belgrad önlerinde ortaya çıktı gâh Otranto’da! Biz bu ruhu en son bir ay önce Afrin’de gördük; muhabir sordu: “Yolculuk nereye?” Astsubay Mehmet Kuzu cevapladı: “Kızılelma’ya!”

 

Allah Teâlâ bizi aziz kıldı

Gelen kutlu işaretle birlikte Orta Asya’dan dünyanın dört bir tarafına akın eden dedelerimiz, ilahi bir muştu ile kendilerine işaret edilen mevzilere koştu. Zamanla uğramadığımız memleket, içmediğimiz su, harlamadığımız ocak kalmadı. Çin ve Acem’den Rum ülkesine, buradan da Tatar ve Hint diyarına değin at sürüp nal ezdik. Toynaklarından şimşekler çıkan atlarla küffara baskınlar verdik. Resul’ü Kibriya Efendimizi -sallallahu aleyhi vesellem-  önder, buyruklarını ise gönder belledik. Töremizi, yolumuzu, yordamımızı, usulümüzü, erkânımızı, edep ve erdemimizi onu incitecek hiçbir şeyle donatmadık. Allah Teâlâ’nın müslümanlara emrettiğini uz kılıp reayadan sadece ona kul olmasını istedik. Kılıçlarımızla nice iller, kitaplarımızla nice diller fethettik. Ezanlarımızla yeni beldelere, ozanlarımızla yeni gönüllere girdik. Girdiğimiz bu yerlerde azametinden ışıklar saçılan burçlar, bir kartal yuvasını anımsatan uçlar bina ettik. Tövbemize ve ahdimize sadık kalıp bidat nedir bilmedik. Bu sebeple Allah Teâlâ bizi aziz kıldı.

İleri kollara keşif için gönderdiği bir asker heyecan içinde geri dönerek “Romen Diyojen 300 bin kişilik ordusuyla geliyor” dediğinde tebessüm edip; “Telaşa lüzum yok, biz de onlara gidiyoruz” diyen Sultan Alparslan’la girdiğimiz Rum illerinin sonunu Sultan Melikşah’la gördük. Selçuklu Sultanları ile Habeş elleri, Yemen ve Mısır için hedefler koyduk. Anadolu’yu mamur ettiğimizde vazife için başkaları bekliyordu.

Yazının devamı Genç Okur’un Mart 2018 sayısında…