Asıl neyden kaygılanmalıyız?

Genç Okur - En Az Okunan Sayfa

 

Her birimiz çeşitli kaygılar biriktiriyoruz sırtımızda. Ölüm denen ziyaretçinin ne vakit geleceğini bilmeden… Elimiz uzanmıyor çünkü aklımızın uzandığı yere. Gönlümüzün peşinden koşamıyor ayaklarımız. Hem nasıl koşsun, etraf dört duvar!

Şairin hapishane için söylediği “Dünyaya kapalı Allah’a açık” sözü bugün hayatın ta kendisini tarif etse de duvarların saydam oluşu açık olan kapıyı da gizliyor. İnsana kalan, her gün gözüne görünen ama bir türlü erişemeyeceği görüntüler. Tek avuntusu, içerisine saplandığı alışkanlık bataklığı. Bataklıkta mutlu mesut yaşayan timsahlar misali ve tam da onlar gibi akıttığı gözyaşları var bir de…

Timsahın gözlerini yaşartan yediği yavruları misali, insana dair ne varsa dişlerimizin arasında yok olup gidiyor, farkında mıyız?

Şimdi birisi çıkıp da “Bizim Yeni Zelanda’daki psikopatla, Mescid-i Aksa’daki azgınlarla ne ilgimiz var ki?” diye sorabilir.

Sözde öfkeli nefeslerini etrafındaki cam duvarlara saldığında oluşan buğuya “Kahrolsun zalimler!” yazmakla olmuyor bu işler. Yahut yükselen zulüm karşısında kaygı duymakla… Eğer ki sen kıramıyorsan o cam duvarları, hâlâ gözüne değen görüntüleri elde etme peşinde koşuyorsan kimse değil, sensin suçlu, benim!

Kaygı duymaya alışmış bünyemiz şayet bir tiryaki gibi kaygıya ihtiyaç duyuyorsa, zalimlerin haline değil onları cüretlendiren kendi haline kaygılansın. Hazreti Mevlânâ’nın buyurduğu gibi “İyilerin tembelliği, kötülerin hakimiyetini hazırlar.”

 

Paylaş